Communist Party of Iran
Marxist.Leninist.Maoist
حزب کمونیست ایران
مارکسيست.لنينيست.مائوئيست
جستجوی بیشتر
 
 Turkiye   پنجشنبه ۲ آذر ۱۳۹۶ برابر با ۲۳ نوامبر ۲۰۱۷                    
 
İRAN'DAN ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA'DAKİ DEVRİMCİ YOLDAŞLARIMIZA

İRAN'DAN ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA'DAKİ DEVRİMCİ YOLDAŞLARIMIZA

 

Tunus, Mısır, Suriye, Filistin ve... milletleri bizimle aynı millettir! Gerici güçler ile Emperyalistler aramıza coğrafi sınırlar çizmiş olsalar da, ortak zulüm ve sömürü,  kalplerimizi birbirine bağlamıştır.

Tarih boyunca hiçe sayılmışlar - köleler, köylüler, işçiler, kadınlar ve diğer ezilmişler- baş kaldırıp, kurtuluş ufkuna göz diktiklerinden tarihte yeni bir perde açılıyor. Bu yeni perdede, onlar artık sessiz kurbanlar değil, ana karakter oyunculardırlar.

Bu sistemin her şeyi değişmez göründüğü zamanda, başka bir dünyanın varlığı için hiçbir umudun kalmadığı zamanda, Tunus ve Mısır halkının ayağa kalkması, tarihte yeni bir sayfa açtı ve ezilenlerin yüzünde gülücükler gövermeye başladı.

Bu insanların ayaklanması, umutsuzluğun kara bulutlarını dağıttı ve bu ülkeler ve dünyadaki "kalıcı" zulmün gövdesine büyük bir darba vurdu. Geçmişteki itiraz fısıltıları isyan çığlıklarına dönüştüğünde ve çürümüş  hakim sınıfın katmanların paramparça olduğunda, Ortadoğu'daki  gelişmelerde heyecan verici bir dönüşüm  başlamış oldu. Bu insanlar, kendi kaderlerini belirleme gücüyle donandıklarında, dünya, ezilenlerine güç ve umut kaynağı oldular. Çünkü görünürde ulaşılamaz görünün rüyaları ulaşılabilir kıldılar.

Muhammet Binali, kibritin ateşini kendine değil, patlama dalgaları Bahreyn, Yemen,  Ürdün ve Suriye’yi vuracak  barut deposuna çaktı. Bu kibrit ateşiyle tüm Arap dünyasındaki rejimleri meşruiyet tartışmalarıyla karşı karşıya bıraktı, milyonlarca ezileni politik hayata itti ve onların isyan enerjilerinin fışkırmasını sağladı.

Hiçbir toplumsal ve siyasal hareket, bu yeni koşulların oluşmasından komünistler kadar sevinmemiş,  yeni bir ruh kazanmamıştır. Diğer taraftan bu bölgeyi kendi oyunları için anahtar gören bölge hükümetlerin yanı sıra Avrupa ve Amerika emperyalizmi de sarsılmış ve bu fırtınanın önüne geçmek için elinden geleni yapıyor.

Tunus ve Mısır'daki ayaklanmalar, yüz binlerce İranlı için de ilham kaynağı olup yoldaşlık duygusunu uyandırarak, kaderlerin ortaklığına inandırdı. Herkes inandı ki, gerçek "devrim", kirli Ayetullahların ve pis yöneticilerin iddia ettiği değildir. Bu ayaklanmalar, yıllardan beri süregelen Arap karşıtı şovenizme de büyük bir darbe vurdu.  Tunus ve Mısır'ın sokaklarında çınlanan "Eşşoab yorido esgatel nezam" sloganı (Halk düzeni Devirmek İstiyor!), Tahran sokaklarındaki cesur mücadeleci gençlere gerçek mücadele yolunu gösterdi ve "Yeşil Hareket"in liderlerinin "Mevcut sistemde reform" ve "Humeyni döneminin yeniden canlandırılması" sloganlarından uzaklaşılması gerektiğini öğretti.  14 Şubat günü Tahran ve diğer şehirlerde atılan "önce Binali, sonra Mübarek, şimdi senin sıran geldi Seyit Ali" sloganı hiç şüphesiz  Mısır ve Tunus isyanlarının etkisiyle şekillendi .

Böyle tarihi dönüm noktalarında, kitleler, tüm ezilenlerin - İranlı, Arap, Latin, Afrikalı, Asyalı ve ya Avrupalı- aynı ırktan ve tüm ezenlerin de aynı ırktan olduğunu öğreniyorlar.

Biz İran Komünistleri olarak, Tunus, Mısır, Suriye ve her yerde ayağa kalkmış cesur insanların zulme karşı verdikleri  mücadeleyi destekliyor ve onları kutluyoruz. Onların korkusuzluğundan gurur duyuyor ve şimdiye kadar elde edilenlerin değerini  iyi biliyoruz.

Gerçek bir devrim için, mücadele yeni başlamıştır. Binali ve Mübarek,  sadece bir rejimin kumandanlarıydılar. Onların rejimleri ise sadece bir devletin çarklarıydı ve onların devleti ise sömürü ve zulüm sisteminin bekçisi. Kitleler, çürümüş eski sistemi yıkmak için ayağa kalkmışlar. Buraya kadar elde edilen büyük başarılar var ama daha iş bitmemiştir. Eski sistem hala yerinde duruyor.  Başka bir dünya yaratmak için büyük fırsatlar baş göstermiş ancak kitlelerin büyümekte olan hareketlerini büyük tehlikeler de beklemektedir.

Önümüzdeki soru şudur; Yolun devamı nedir ve nasıl gidilecek?

Hiç şüphesiz, İran devriminin acı sonu tekrarlanmamalıdır. Yenilgiye uğramış bu devrimden alınan dersler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki mücadeleler için değerli olabilir. İran devriminin yenilgisiyle birlikte, İran ve Ortadoğu'nun radikal bir değişimi için elimize geçmiş nadir fırsatı kaçırmış olduk. Uyanık olalım ve enternasyonal birlik içinde, İran devriminin acı tecrübesinin başka bir şekilde tekrarlanmasına izin vermeyelim.  Ola ki, dünya halkları, geçek bir devrimin başarısını bu bölgede kutlasınlar.

 

İRAN DEVRİMİNİN YENİLGİYE UĞRAMASI

 

33 yıl önce 1979 yılında, milyonlarca işçi, köylü, öğrenci ve tüm ezilenler ayağa kalktı ve 1953 yılında Musaddık hükümetine karşı yapılan Amerikan destekli darbeyle iktidara gelen şah rejimini aşağı indirdiler.  Bu olay dünya halklarını şaşırttı çünkü tam bir yıl önce, Amerikan başkanı Carter, İran için "Ortadoğu'nun huzur ve denge adası" deyimini kullanmıştı. Şah rejiminin yıkılması, Amerika'nın Ortadoğu üzerindeki egemenliğine büyük darbe vurdu.

Devrimden hemen sonra, çeşitli siyasi hareketler, çeşitli programlarla ortaya çıktı ve her biri İran'ın geleceğini şekillendirmeye çalıştı. Bu arada 1953 darbesinde CIA ve şahtan yana tavır takınan kökten İslamcı kanat da hareketlenmeye başladı. Emperyalistler, onlara bağlı sınıfsal devletin tamamen yakılmasını ve İran'daki kapitalizm sistemin silinmesini engellemek için çabalamaya başladılar. Çözümü kökten İslamcı gruplarla ortak hareket edip, Humeyni ve çetesinin güçlenmesini sağlamakta buldular. Ve nihayetinde onların yardımıyla da devrimi karşı devrime çevirmeyi başardılar. Amerika'nın buyruğuyla Şah'ın ordusu Humeyni'ye bağlılığını bildirdi. Kitleler tam bir saflık ve yanlışlık içinde ordunun tanklarını ve askerlerini çiçeklerle karşıladılar. "Özgürlük- Bağımsızlık" sloganının yerini "Özgürlük- Bağımsızlık- İslam Cumhuriyeti" aldığı zaman bile gelmekte olan facianın boyutunu anlayamadılar. Şah'ın İran'ı terk etmesinin ardından Humeyni ve radikal dinci çetesi, Burjuva partilerin yardımıyla eski sömürge rejimini dini bir şekilde yeniden yapılandırdılar ve insanların çoğunluğu da sandıkta "evet" diyerek, dini sömürgeciliğe meşruluk kazandırdılar.  Çok geçmeden ordunun yanında yeni bir silahlı güç oluştu; Devrim Muhafızları. İstihbarat örgütü, şahtan kalan eksi istihbaratçılarla yeniden oluşturuldu. Şah'ın anayasası yerine dini kuralların ağırlıkta olduğu gerici bir anayasa oluşturuldu. Bu anayasa eskisine göre kat kat daha gericiydi - Şah ve ya Humeyni rejimlerinde yasanın anlamsız olduğunu geçelim -. Humeyni'nin kadın haklarına saldırması ve İslami saltanat tahtına oturmasından bir kaç hafta sonra zorunlu örtünme fermanını yayınlaması, insanların beklentilerine ilk darbeyi vurdu. En azından isyancı kadınlar için, iktidarda olan günün devrim değil  karşı devrim olduğu kesinleşti.  Humeyni'nin fermanıyla Khuzestan'daki Arap hareketi kana bulandı. Ordu ve devrim muhafızları birleşerek, toprak için ayaklanan köylülere ve etnik eşitlik istemiyle ayaklanan Türkmen Sahra ve Kürdistan halklarına saldırdılar. Hizbullahcılar güvenlik güçleriyle birlikte, işçi şuraları, köylü birlikleri, öğrenci kurumları, hastane çalışanları şurası, öğretmenler  ve üniversite hocaları şuralarına ve... saldırdılar. Bu kitle örgütlerinin çoğu, Şah ile mücadele döneminde şekillenmişlerdi ve neredeyse  hepsine komünistlerin liderliğinde yürütülüyorlardı. Devrimle birlikte komünistler saklandıkları yerlerden çıkıp, işçi, köylü, öğrenci ve diğer mücadele kitlelerini örgütlemeye başlamışlardı. Devrimle karşı devrim arasındaki çekişme tüm hızıyla başladı.

Bu çekişmeler, dünyayı çalkalayan başka olayların çerçevesinde gerçekleşiyordu. İran halkı, saltanat ve onun Amerikalı patronlarına meydan okumadan önce, dünya çapında karşı devrimcilerin faaliyeti güçlü bir şekilde başlamıştı ve onlar tüm devim kanallarını kapatmakla meşgullerdi. Batıdaki toplumsal hareketler düşüşe geçmişti. Asya ve Afrika'da milliyetçi burjuva akımların liderliğinde yürütülen sömürü karşıtı ve milli hareketler, "daha iyi" bir dünya yaratma konusunda başarısız olmuşlardı. Komünistler bu hareketlerin çoğunda  kenara itildiler, bir çoğunda burjuva sınıfların içinde eridiler ve bazen de gereci güçler tarafından katledildiler. (1960 yılında Endonezya'da yüz binlerce komünist, Endonezya ordusu ve CIA tarafından katledildiler). Komünistler için ortamı uygunsuzlaştıran başka bir olay da Mao'nun 1976 yılında olumu ve onun ardından Çin'de burjuvazinin yeniden canlanmasıydı.  Bu olay, dünya devrimi için en acı yenilgiydi. Çin gibi kalabalık ve büyük bir ülke, dünya proletaryasının kalesi olmaktan çıktı ve kapitalist sistemin karargahına dönüştü. Ve bu olay derin bir olumsuzluk etkisi yarattı. Dünya ezilenleri nezdinde, Sosyalizm'in tek kurtuluş yolu olduğu düşüncesi zayıflamaya başladı. "Komünizm öldü" kampanyası dünya çapında başlatıldı. Bunların yanı sıra, Amerikan liderliğindeki batı emperyalizm ile Sovyet liderliğindeki doğu emperyalizminin( ki Sosyalizm onda sadece bir görüntüden ibaretti ve aslında devlet kapitalizminin hüküm sürdüğü bir emperyalizmdi ) çekişmesi, denklemi daha da karmaşıklaştırdı.

Bu olumsuz koşulların yanında, İran komünistleri de negatif bir rol oynadılar. Komünistler, eski devletin yakılması ve toplumsal devrimci programlı yeni bir devletin kurulması için ortak genel bir program ortaya koyamadılar. Komünistlerin çoğu, işçi hareketlerin kendiliğinden gelişmesi ve kendiliğinden sosyalist bir devrime dönüşmesine umut bağlamışlardı. Halbuki devrim kendiliğinden gerçekleşecek bir olay değildir. Ve eğer kendiliğine terk edilirse, kaçınılmaz olarak başka gerici sınıflar kitlelerin liderliğini üstlenip kendi programlarını gerçekleşmeye koyarlar.  Komünistler, yeni hükümetin teokratik yapısına önem vermeyip, hatta kadınların ayaklanmasını bile görmezden geldiler. Teokratik bir devletin kurulması, ideolojik alanda ve dine karşı bir savaşı kaçınılmaz kılmıştı ancak İran komünistleri bu göreve sırt çevirip, kitleleri İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik istilasından kurtarmanın anahtarını sırf "ekonomik konular"da görüyorlardı ve "ekonomik koşulların kötüleşmesi"ni ümit ederek, işçilerin greve gitip sonra da ayaklanmasını bekliyorlardı. Bu bakışın getirisi, katkısız bir ekonomist çizgiydi. Bu çizgi işçilerin bakışlarını sadece kendi "acil" konularına çevirdi. Halbuki İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla işçi sınıfının en önemli hakkı yerle bir olmuştu. Çünkü, işçi sınıfı için iktidarı ele geçip, yeni bir dünya kurma olanağı sağlayabilecek devrim olanağı çalınmış ve işçi sınıfı bu tarihi olanaktan mahrum bırakılmıştı. Bu, işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin en acil konusu olmalıydı, ama komünist güçler bu gerçeği görüp, yansıtmaktan acizlerdi. Bunun yanı sıra, İslam Cumhuriyeti'nin Amerika Emperyalizmi'ne karşı savaş iddiası başka bir saplantıyı beraberinde getirdi.  Emperyalizme karşı savaşla, İslamcı gerici güçlere karşı savaşı birbirinden ayıran sağ bir çizgi ortaya çıktı. Halbuki, emperyalist güçlerle, "Lokal" gerici sınıflar aynı sistemin değişik yönleriler. Kökten İslamcı hareketlerle emperyalizm arsandaki savaş gereci bir içerik taşımaktadır. Bu savaşın her iki tarafı da gericidir ve her ikisiyle de birlikte savaşılmalıdır.

Bu teori ve pratik koşulların el birliğiyle köken dinci İslami güçler İran'da iktidara geldiler. Toplumu saran devrimci dalga ters yönde dindi ve 30 yıl boyunca İran işçi sınıfı ve emekçi halkı için facia yarattı. Ortadoğu ve dünyadaki devrim sürecine olumsuz yönde etki bıraktı ve karşı devrim akımlarına hız verdi. İran'ın devrimci komünistleri dağılmalara rağmen, ideolojik ve politik krizlere rağmen devrimin yenilmemesi ve karşı devrime dönüşmemesi için cesurca savaştılar. Devrimle karşı devrim arasındaki çekişme fabrikalarda, üniversitelerde, köylerde, okul derneklerinde, hastanelerde ve tüm devrim savaş sahalarında devam ediyordu. Ve nihayetinde İslam Cumhuriyeti kazandı ve kendini tesbit etmeyi becerdi.

Meşruluğunu "devrim" ve anti emperyalizm söylemden alan teokratik rejimin İran'da iktidara gelmesi, aslında tüm dünyada yaşanan bir durumun parçasıydı. Tüm dünyada karşı devrim yükselişe geçmişti.

Tunus ve Mısır'da yaşanan halk ayaklanmaları, dünyada umut verici yeni bir dalga yaratmıştır. Bu ülkelerdeki mücadele bir üst seviyeye geçip, ezilen tüm insanlarla sömürgeci rejimlerin karşılaşmasına varabilir.

Bu ülkeler ve genel olarak Ortadoğu ve dünya komünistlerinin bu yeni nesil sınıf mücadelesindeki görevi nedir? Acaba bu devrimci mücadelenin etkisi , 40 yıldır süren karşı devrim ve karşı komünizm dalgalarını kırıp, devrimi Ortadoğu, Kuzey Afrika ve tüm dünyadaki kitlesel hareketlerin başına koymayı başarabilecek mi? Acaba, Ortadoğu ve dünyadaki gerici rejimlerden kurtuluşun tek yolu olarak komünizm insanlar tarafından benimsenecek mi?

 

DEVRİMİ, BİR KEZ DAHA TÜM HAREKETLERİN BAŞINA YERLEŞTİRELİM!

 

İran tecrübesinden sonra şimdi Tunus ve Mısır tecrübesi de gösterdi ki devrim, çeşitli sınıfların güç gösterme arenasıdır. Tunus ve Mısır'da hakim sınıflar, ayağa kalkmış halklara değersiz ödünçler vererek veya sistemin bekçilerini değiştirerek, sistemin bütünlüğünü korumaya çalışıyorlar. Bunun yanında, gerçek bir devrimde, eski düzeni parçalamak için muhteşem bir potansiyel vardır. Hiç kuşkusuz, ikinci şıkkın kazancı, dünya şeklini ezilen halklardan yana değiştirecektir. Ancak bunun olmazsa olmazı, kitlelerin gerçek bir devrimin içeriğini anlamalarıdır. Anlamalıdırlar ki hangi toplumu ne özelliklerle istiyorlar ve hangi sınıfın liderliğinde? Kitleler bunu anlamazlarsa, düşman sınıflar, devrim adına her hangi bir şeyi onlara yutturabilirler. 1979 İran devrimde olduğu gibi. Her şey yerinde kaldı ve daha da kötü oldu. "Ne istiyoruz"u işçi sınıfı ve ezilenler yönünden şekillendirip, sunup ve onun için mücadeleyi örgütleyecek  bir komünist hareket olmazsa eğer,  o zaman hakim sınıflar ve onların siyasal temsilcileri "ne yapılmalıdır"ı onun yerine kitlelere empoze edecekler.

Hakim politik yapılanmanın bilinçli ve devrimci insanlar tarafından yıkılması ve yeni bir sınıf devletinin kurulması, çok zor ve kanlı bir süreçtir ve devrimci öncü parti (Komünist parti) ve kitlesel bir ordu olmadan mümkün olmayacaktır. Ama bu süreç nasıl başlayacaktır? Bu büyük hareketin içinden gerçek devrimi programlarının başına koymuş yeni bir komünist hareket ortaya çıkacak mı? Tüm bunlar yanıtlanması gereken acil sorulardır ve bir an önce bu ülkelerin mücadeleci kitleleri tarafından cevaplandırılmalıdır ve bunları cevaplandırmak olanaksız da değildir.

 

BU MÜCADELENİN SONUCUNU BELİRLEMEK İÇİN ÇEŞİTLİ TOPLUMSAL VE SİYASAL GÜÇLERİN MANEVRASI!

 

Emperyalist güçler, hizmetçileri olan Binali ve Mübarek'in kurtarmanın mümkün olmadığını gördükleri anda yön değiştirip "halk"tan yana oldular. Böylece ortaya çıkmış siyasal krizi atlatıp, "geçiş" dönemini kontrol altına alarak, yeni kurulacak rejimin liderliğini elden bırakmayacaklardı. Mübarek’in yıkılmasından Obama sevinç çığlığı attı. Sarkozi, her zaman Arap milletinin yanında olacağını ve bu ülkelerdeki gerici rejimlerle savaşacağını söyledi. Bunların yalanları için bir sınır yoktur. Şimdi de "insani yardım" adı altında Libya'ya saldırmışlar ve batan gemiyi erkenden terk eden katil askerlerin arasından gelecek rejimin adamlarını seçmeye çalışıyorlar.

Bu ülkelerdeki gerici güçlerle birlikte emperyalistler de, halkın rolünü en aza indirmek için çabalıyorlar. Böylece insanların bilincinin gelişmesini engelleyerek, halk ayaklanmasının kökten bir değişime dönüşmesini engellemiş olacaklar.

Tunus'da Binali'den arta kalanlar, son barikatlarını korumaya çalışıyorlar. Mısır'da, Mübarek rejiminin temel taşı olan ordu, şimdi de Mübarek'siz  Mübarek dönemi korumak peşindedir.  Son 30 yılda bu Mısır ordusu 3 olayın liderliğini üstlenmiştir; birincisi, İsrail'i koruma, ikincisi, halkı sindirmek ve üçüncüsü de Mısır'ın kapılarını Neoliberal sermayenin saldırısına açmak ve böylece eşi benzeri görülmemiş bir yoksulluğun yanında efsanevi servetlerin devlete bağlı kişilerin ellerinde toplanmasını sağlamak.

İhvanilmuslimin gibi başka toplumsal gerici güçler de diğer taraftan halk hareketinin dalgalarını binip onu kullanmanın peşindeler. Hakim sınıflarla masaya oturup, bu ayaklanmanın getirilerini gerici bir yönde kullanmak peşindeler. Bunların gücü, 1979'da İran’a hakim olan kökten dinci İslamcıların gücü kadar olmasa da, Mısır'da bir an önce "istikrar" peşinde olan emperyalist güçler ve İsrail ile anlaşma yapmak için her an tarih mezarlığından hortlayıp, insanların kaderine hakim olabilirler. Avrupa ve Amerika devletleri şimdiden İhvanilmuslimin ile görüşmelere başlamışlar ve onlardan istedikleri ise Türkiye'deki AKP benzeri bir yapıya bürünüp "ılımlı" bir İslam sergilemeleridir.  Avrupa ve Amerika emperyalistlerine göre bu "ılımlılık" İhvanilmuslimin'ın toplumsal anlamda bir ılımlılık yapmak değil belki iki şeyin İhvanilmuslimin tarafından kabul edilmesidir; Birincisi, İsrail'le Camp David Sözleşmesinin kabulü ve korunması ve Süveyş Kanalı'nın şimdiki durumunun garantisi, İkincisi ise, üretim ve turizm alanındaki yabancı sermayeye dokunmamak.

Mısır olayları bunu gösteriyor ki, din öğesini sömürü ve baskının temek arası olarak eleştirmek ve bu eleştiriyi  kitlelere yayarak, gerçek bir devrime dönüşme potansiyeli olan bir halk hareketinin zayi olmasını engellemenin önemi ne kadar büyüktür. Eski düzenle mücadele,  İhvanilmuslimin ve Ortadoğu'daki diğer siyasal İslam örgütlerinin  siyasi, ekonomik ve ideolojik programlarıyla da mücadele anlamına geliyor. Bugün, bu gerçekle ilgili bilincin nüvesini  Arap ülkeleri, kadın hareketleri ve özellikle de Tunus'un yeni neslinin mücadelesinde görmek mümkündür. Tunus halkı bugün sokaklarda dinin siyasetten ayrılması sloganını bağırıyor.

Emperyalistler ve sınıfsal düşmanların yöntemlerinin karmaşıklığını anlamak çok önemlidir. Bunlar üçüncü dünya halklarının mücadelelerini kösteklemek konusunda derin tecrübelere sahipler. Bastıramadıklarında da eksi düzenin bazı güçlerini "değişim" adı altında ortaya atarlar ve yavaş yavaş her şeyi eski haline dönüştürürler. Böyle bir durumda genelde eski rejimde "muhalif" konumunda olan burjuva örgütlenmeler yeni rejimde rol almaya başlarlar. Bazen hatta eski rejimde sömürgeci rejimi yıkmak için yıllardır fedakarlık içinde savaşmış devrimci güçler bile "demokratik yöntemler"e aldanıp, onların politik oyununda rol almaya başlarlar ve böylece de yara almış köhne düzenin yeniden canlanmasına yardım ederek, ona meşruiyet kazandırırlar.

Filipinlerde ve Endonezya'da olanları bir hatırlayalım; Filipinlerde Markus, Endonezya'da ise Suharto alaşağı edildiler. Bunların iki de kan emici, gerici ve emperyalizme bağlı rejimlerin başındalardı. İşçiler, köylüler ve aydınlardan oluşan halk kitleleri isyan etti. Ancak bu arada Markus ve Suharto'ya karşı olan gerici burjuva güçlerde aktif hale geldiler ve emperyalistlerle masaya oturarak emperyalistler, sermaye temsilcileri ve toprak ağalarının istediği bir "geçiş" dönemini tasarladılar. İran devrimin kaderi de farklı olmadı. Orada da emperyalistler, kökten dinci İslamcılar ve milli burjuva güçleri el ele vererek devrimi korkunç bir karşı devrime çevirmeyi başardılar. 1979 yılında, İranlı işçiler, köylüler, kadınlar, gençler ve aydınlar, Lenin liderliğindeki bir Bolşevik partisi veya Mao liderliğindeki bir Çin Komünist Partisi yapısında bir örgütlenmeye sahip olsalardı eğer, en azından uyanmış kitlelerin bir kısmını yeni demokratik devrim programı ve sosyalizm çerçevesinde birleştirerek Kızıl ordu gibi bir ordu kurup, devleti tam anlamıyla dağıtmak ve İslami gerici güçleri geri püskürtmek için örgütleyebilirlerdi ve böylece bugünkü İran ve hatta tüm Ortadoğu'nun yüzü değişmiş olurdu.

Son yıllarda başka bir acı deyim daha yaşadık. Nepal' de, Nepal Komünist Partisi (Maoist)'nin liderliğindeki devrimci güçler, 10 yıldır en fakir halk kitlelerine dayanarak şehirlerde ve köylerde cesurca mücadele yürütüyordu. Ancak padişahlık rejimin yıkılmasının ardından emperyalistler, gerici güçler ve burjuvalarla pazarlık masasına oturarak iktidarda ortak oldular ve böylece eski rejimin yeniden yapılandırılmasında rol oynadılar ancak bu kez adı cumhuriyet oldu. Nepal kitlelerinin durumunda hiç bir iyileşme olmadı ve bu ülke de bir çok ülke gibi dünya burjuvazisinin egemenliği altında kalmaya devam etti.

Bu deneyimleri hepsi göstermiştir ki tüm kestirme yollar nihayetinde ayni düzenin - belki başka bir şekilde- yeniden yapılanmasına sebep olur. Ortadoğu ülkelerinde bu kestirme yollar çok kez denenmiştir.  Tüm bu kestirmelerin karşısında devrimi -gerçek devrimi- meydana getirmeliyiz.

Kazanılmış devrimlerin tatlı deneyimleri ve yenilmiş devrimlerin acı deneyimlerine bir sınır yoktur.  Bu deneyimler uluslararasıdır çünkü burjuva ve proletarya sınıfları da uluslararasıdırlar. Geçmişte kalmış acı deneyimleri yeniden denemenin bir anlamı yoktur. 

Bugün Ortadoğu insanlarının gözü Mısır ve Tunus'a çevrilmiştir. "Tılsım"ın bozulup ve gerçek bir devrimin doğuşuna tanık olmak istiyorlar.

 

ORTA SINIFLARIN YANILGISI!

 

Orta sınıfın düşünce ve eğilimi toplumsal hareketlerde önemli bir ağırlığa sahiptir. Kestirme çözüm  yollarına eğilim,  devletlerin topyekûn devrimci yollardan yıkılmasına karşı çıkış, mevcut hakim sınıfın siyasal yapısının "reformu" ile yetinmek, hareketlerin radikal olmasından tedirginlik ve komünist liderliğin hareketi ele geçirmesinden korku bu sınıfın tüm ülkelerdeki ortak özelliğidir. Son 40 yıl boyunca dünyaya hakim olan karşı devrim koşulları bu eğilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Emperyalist güçler de bu eğilimi, uygun ideolojik bir eğilim olarak gösterip güçlendirmeye çalışıyorlar. Bu duruma bir de emperyalistler ve onların takipçisi olan aydınların anti komünizm propagandaları eklenince durum daha da vahim hale geliyor ve gerici "komünizm öldü" sloganının yaygın hale gelmesini sağlıyor. Günümüzde, kapitalizm her hangi bir şekilde olursa olsun, özellikle de global neoliberal şekliyle tamamen teşhir olmuştur, kökten dinci İslamcılar ise kendi çirkin yüzlerini dünyaya göstermişler ve milliyetçi hareketlerin de halkların çıkarına yönelik hiçbir şey yapamadıkları aşikar olmuştur ancak tüm bunlara rağmen hala utanmadan " Komünizm öldü" sloganları atıyorlar.

Orta sınıfın politik temsilcileri eninde sonunda güçlü gerici partilerle ve emperyalist güçlerle birlik içine girecekler. Her zaman da bahane olarak "şimdilik başka çare yoktur" söylemini kullanacaklar. 2 yıl önce Ahmedinejad çetesinin seçimlere hile karıştırması ardında ortaya çıkan "Yeşil" hareket de bunun bir örneğidir. Bu hareket çok geçmeden İslam Cumhuriyeti hükümetinin bir parçası olan "Reformcular" tarafından ele geçirildi. Bu sürecin her hangi bir toplumsal harekete getirisi ise hareketi öldürmek ve yolunu gerçek istediği amaçlardan saptırmaktır.

Orta sınıfların politik eğilimleri, bilerek devrimlerin hedeflerini "diktatör"lerin yıkılmasıyla sınırlandırmak istiyorlar.  Diktatör Şah, diktatör Markus, diktatör Suharto ve... yıkılmadılar mı? Bunlar yıkıldı ancak devletleri  ve yarattıkları sınıfsal toplumları ayakta kaldı. Bundan almamız gereken bir ders var; hakim düzenin bir sembolü olarak diktatörlerin yıkılması çok önemlidir ancak eğer sisteme ve devlet yapısına dokunulmaz ise çok geçmeden başka bir diktatör onların yerini alacaktır. Diktatörlüğü sistemleri temsil eden insanlar olarak görmek doğru değildir. Bu sistemlerin tamamı, kapitalizm diktatörlüğüdürler ve ortadaki devlet de işçilere, köylülere ve tüm emeklilere karşı hakim sınıfların diktatör devletidir.

Günümüz dünyasındaki toplumsal hareketlerde, komünizm bir liderliği eksikliği, bu hareketlerin devrimci bir eyleme dönüşmesinin önündeki en büyük engeldir. Bu sorun "kestirme" yollardan çözülmez.  Bu sorunun çözümü için en iyi "taktik", isyanın kalbinde devrimci komünist bir çekirdek yaratmaktır. Çözümü başka bir zamana atıp "daha uygun" ortamı beklemek doğru değildir.

 

KOMÜNİST HAREKET ACİL BİR İHTİYAÇ!

 

Bugün emperyalistler ve tüm gerici güçler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki hareketlerin devrimci bir niteliği bürünmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Peki bizim sınıfımız- proletarya - ne yapacak?

Proletaryanın en acil görevi, komünist bir çözüm ortaya koymaktır.

Geçmiş yıllarda Ortadoğu komünistleri,  komünizm teori ve siyasetlerinin cesurca savunmasıyla değil, işçilerin, köylülerin, kadınların, gençlerin ve mücadeleci öğrencilerin içinde komünist çekirdekler yaratarak değil, demokratik tavırlarla daha çok kitleye hitap etmenin peşine düşmüşler. Bu anlamda, biz komünistler çoğu zaman komünist değildik. Halbuki, gerici karanlık bir dünyayı temsil eden kökten dinciler, bu karanlık dünyalarını şehvet içinde anlatmaktan kaçınmadılar. Doğrudur ki onlar her zaman emperyalizm ve İsrail'in yardımlarından yararlanmışlar, ama komünistler har zaman gizli çalışmak zorunda bırakılmışlar.  Bir şeyi göz ardı etmemeliyiz. O da budur ki, komünistler sadece kendi toplumsal program ve devrimci politik stratejilerini açıkça savunup, gerçekleşmesi için çaba gösterdikleri zamanlarda emekçi sınıfların içinde güçlü bir çekirdek oluşturabilmişler. Çünkü emekçi halk, biz komünistleri, "demokratizm" ve halkın sofrasını düşünmekle değil, düşüncelerimizle ve değişik bir dünya kurma programlarımızla değerlendirecekler. Komünist ufuk, komünist yol, komünist program ve komünist ideoloji, halk için geleceği ilgilendiren bir şey değildir belki emperyalistler, gericiler ve burjuvazinin insanlara dayattığı yolun alternatif yolunu çizmek için acil ve bugünün ihtiyacıdır.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika insanları, hem emperyalizm ve sömürüyü en vahşi şekliyle yaşamışlar, hem Musadıkizm, Nasırizm ve Arafatizm şeklinde beliren milliyetçiliğin yenildiğini görmüşler ve hem de kökten dincilerin ülkeyi orta çağlara götüren geri ve karanlık "kurtuluş yolları"nı denemişler.

Ortadoğu ülkelerinde son yıllarda ispatlanan bir gerçek budur ki, komünist bir hareket ve komünist bir liderlik olmadan kitleler kapitalizm düzenin felaket olduğunu ve yeni toplumsal düzenin anlamını kavrayamazlar. Komünist bir hareket olmadan, kitleler hiçbir zaman değişik bir siyasal, toplumsal ve ekonomik düzenin hayalını bile kuramazlar. Komünist bir hareket olmadan onlar, Rusya ve Çin devrimlerinin gerçek tarihini ve yarattıkları büyük değişimleri kavrayamazlar.

 

BİR DEVRİM OLACAKSA EĞER, DEVRİMCİ BİR PARTİ İLK ŞARTIDIR

 

Bir mücadeleyi yönetmek için her zaman politik bir merkeze ihtiyaç var. Ama ne her politik merkeze.  Attığı her adımı başarılı bir devrimi gerçekleştirmek için atan, devrimci çizgiye sahip bir merkez olmalı bu. Proletarya ve tüm ezilenler, kendi siyasal merkezlerine sahip olmadan - kendi partilerinin siyasal liderliği- devrimin tehlikelerle dolu yolunu başarılı bir şekilde tamamlayamazlar. Hiçbir zaman içgüdü olarak karşı tarafın kandırıcı ve aldatıcı vaatlerinin ardındaki gerçekleri göremezler.  Komünist parti, toplumun her hangi bir siyasal gurubu veya fırkası değildir. Komünist parti bir dünya görüşü ve siyasal toplumsal bir programdır. Bir yoldur.

Komünist parti, toplumda bir sınıfın partisidir. Proletarya, toplumun iş gücüne ihtiyaç duyduğu bir sınıftır ancak kendisi bu düzenin çarkları altında ezilmektedir.  Onun içindir ki bu düzenin tamamen yıkılmasında, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Ancak proleterlerin kendileri bu gerçeğin farkında değiller. Çoğu zaman onların bir çoğu, burjuva partilerin programlarının altında olmak istiyorlar. Halk kitleleriyle apaçık olunmalıdır. Onlara yanılgılarını göstermek lazım. Onlara söylemek lazımdır ki, düşük bilgi düzeyinden dolayı istemeden içtenlikle düşmanlarına yardım ediyorlar.

Bu bilinci ezilen halkların içine taşımak ve proletarya devrimini gerçekleştirmek için onları organize etmek ise proletarya partilerinin görevidir. Ayrıca proletarya devrimi, toplumdaki tüm mutsuz sınıfların birleşmesi olmadan gerçekleşemez. Hakim düzenden hoşlanmayan herkes, proletarya bayrağı altında proletarya ile birleşe bilir. Bunların illa da komünist olmasına gerek yoktur. Başka mutsuz hareketler burjuva programlarının çerçevesinde proletaryanın onlarla birleşmesi yerine, yeni demokratik devrim programı çerçevesinde onlar proletarya ile birleşmelidirler.  Evet, devrim için cephe gereklidir! Ama hangi siyasal strateji, hangi yol ve hangi toplumsal program ile? Ve uzun sözün kısası; hangi sınıfın liderliğinde?

Gelin, dünyada yaygın hale gelmiş karşı komünistlik ve karşı parti liderciliğinin tersine hareket edelim ve bunun altını çizelim; kitlelerin komünist bir liderliğe ihtiyaçları vardır. Çünkü sadece komünistler gerçek kurtuluş yolunu ortaya koyabilirler. Gelin, emperyalistler ve gericilerin kitlelerin kurtuluş rüyalarına çektikleri siyah perdeleri, hiçbir çıkarcılığı düşünmeden yırtıp atalım, adım adım ve "demokratik değişimlerden" veya  "diktatörlerin" yıkılmasından sonra değil.

 

BİR KEZ DAHA DEVRİM; BİR KEZ DAHA DEVRİMCİ GÜÇ KAZANMA İSTEĞİ

 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki devrimci komünistlerin sayısı bugün azdır. Ancak bu az sayıda komünistler, yirminci yüzyıldaki Rusya ve Çin'de gerçekleşen devrimlerden doğru bir senteze varıp, onun tecrübelerinden yararlanarak gelecekteki  sosyalist toplum ve proletarya diktatörlüğünde kurulacak devletin özellikleri hakkında daha gelişmiş bir fikre varsalar, eğer toplumların ekonomik-toplumsal yapılarında ortaya çıkan değişimlerden yararlanarak başarılı bir devrimin stratejisini çıkarabilseler, o zaman bu küçük güçler bile mevcut düzenin değişmesi için olağanüstü etki bırakabilirler.

Komünistlerin görevini mevcut durum belirlememelidir.  Her durum çelişkilerle doludur ve devrimci eylem sonucu değişiklik gösterebilir. Komünist devrimci güçlerin cesur girişimleri, değişimin gerçekleşmesinde sarsıcı etki yapıp, durumu asil bir devrim lehine çevirebilir.

Tabi ki bir devrimi sırf irade ile liderlik yapmak olası değildir. Ancak dünyada hakim olan şimdiki durumda, "komünizm öldü" ve "devrim öldü" sloganlarının her yerde duyulduğu bir zamanda gerçek tehlike, çok istemek veya devrimci iradeye bağlılık değil. Bugünlerde "gerçekçilik" modadır. Devrim ve devrimci stratejiyi "daha sonra"ya atmak modadır.  "Demokratik reformlara" boyun eğmek modadır. "Demokratların" seslerine kulak asıp, komünistleri sessizliğe davet etmek modadır. Burjuva demokratik programlar modadır.

Ancak komünistler bu modaya uyamazlar. Çünkü artık milyonlarca halk siyasal değişim istiyorlar ve bu çalkantılı ortamda yol arayışındadırlar. Anlamlı bir gelecek peşindedirler. Böyle bir gelecek sadece sosyalist devrimin getirdiği değişikliklerle mümkün olacaktır.

 

YİRMİNCİ YÜZYILIN SOSYALİST DEVRİMLERİ VE ÖTESİ

 

Tunus, Mısır, Suriye ve Filistin ve... komünistleriyle birliktelik için, dünya komünistlerinin görevi, "Sosyalizm, bir milyon kere kapitalizmden daha iyidir ve Sosyalist toplum hareketinin pusulası ve nihai amacı olan komünizm ise yüz milyon kere ondan daha iyidir" haykırmaktır.  Yirminci yüzyılın sosyalist devrimleri, insanlığın kurtuluşu için büyük getirilere sahiplerdi. Devrimci komünistlerin liderliği gerçekleşen sosyalist devrimin sonucunda, yüz milyonlar insanın yoksulluk ve kölelikle pençeleştiği Çin kurtuldu. Devrimden önceki Çin'de kadın erkeğin kölesi sayılırdı. Şanghay gibi büyük şehirler Fransa, Almanya ve İngiltere arasında paylaşılmışlardı ve restoranların kapısına "köpek ve Çinli giremez" yazılıydı. 1917 Sosyalist devrimden önceki Rusya'da çarlığın istibdadı hat sayfadaydı. Şovenist baskı o kadar yaygın olmuştu ki Rusya "milletlerin hapishanesi" lakabıyla anılıyordu. Fabrika işçiler, gecekondularda birbirinin ardından verem hastalığından ölüyorlardı. Çin, hem koloniydi ve hem feodal bir toplum, hem açtı ve hem geri kalmış, hem dini bir toplumdu ve hem de hurafi. Devrimin kazanılmasından sadece bir kaç yıl sonra tüm bu çirkinlikler Çin'in yüzünden silindi. Rusya ve Çin, Avrupa'nın yüzyıllarda kat ettiği yolu bir kaç yılda gittiler. Şimdi bu muhteşem gelişmeleri, 1950 ve 1960'lı yıllarda Asya ve Afrika'da gerçekleşen milliyetçi hareketlerle kıyaslayın. Bu hareketler heyecan ve umut yaratabildiler ancak hiçbir zaman feodal yapı ve kapitalizmin dünya düzeninden kopamadılar. Büyük mücadeleler sonunda baskı ve zulüm rejimleri yeniden ortaya çıktılar. Ve ya İran örneğine bakın. İslamcı siyasi güçler, kitlelerin anti koloni dalgasına binip iktidara geldiler ve aynı toplumu öncekinden kat kat korkunç  bir şekilde yeniden kuru verdiler. Sosyalist devrimlerle diğer "devrimler" arsandaki fark her zaman yerden göğe kadar olmuştur. Bu gerçeği resmiyete tanımalıyız ve cesurca kitlelere tanıtmalıyız.

Ancak bu gerçeği de resmiyete tanımalıyız ki, sosyalist ülkeler, burjuva ilişkilerinin yeniden üretilmesi ve kapitalizm düzenin kuşatması altında dayanamadılar ve yavaş yavaş kapitalizm yeniden canlandı ve sosyalizm gömüldü. Şimdi Çin, dünyanın en sömürücü ve en ezici rejimlerinden birine dönüşmüştür. Sorulacak soru, acaba "Sosyalizm en ileri toplumsal düzen midir?" sorusu değil,  soru budur; "Nasıl gelecek sosyalist toplumları yirminci yüzyılın sosyalist toplumlarından daha dayanıklı yapabiliriz? Nasıl bu toplumları sömürücü ilişkilerin yeniden canlanmasından koruyabiliriz? Nasıl bu toplumları dinamik ve canlı bir şekilde tutabiliriz?

 

NE TÜR BİR DEVRİM VE KİMİN LİDERLİĞİNDE

 

Arap ülkelerindeki mücadeleci gençler bu kısa bir kaç aylık deneyimlerinde şahit olmuşlar ki, politik ve ekonomik kurumlardan oluşan bu sistem, sömürücü ve ezici yöntemlerinden vaz geçmeyecektir. Onun için "Ne yapılmalı?" sorusunun cevabını arıyorlar. Bu sorunun cevabı bu ülkelerin devrimci komünistleri tarafından verilmelidir. Bu sorunun cevabı bir an önce verilmez ise, bu gençlerin mücadele güçleri ve umutları zayıflayacaktır ve kaçınılmaz olarak bu "oyunu", kendi sınıfsal, toplumsal ve ideolojik programı çerçevesinde insanları örgütleyen sınıfsal güçler kazanacak. Tam tersi, eğer bu gençler komünist dünya görüşünü benimseyip ve onu mücadelelerinde pusula olarak kullanırlarsa, o zaman bölgedeki devrimci hareketlerin şekli değişecek ve büyük devrim fırsatları yaratılmış olacak. Yolu nasıl devam etmeliyiz? Hedeflerimiz nelerdir? Ne tür bir devrim yapmalıyız ve devrimin liderliği ne demek? Bu toplumlar, emperyalizmin örümcek ağından nasıl kurtulabilirler? Ve emperyalist dünyanın kuşatması altında, politik, ekonomik ve toplumsal bir düzene nasıl adım atabilirler?

Her bir devrimci parti, bu soruları yanıtlamalıdır. Parti devrimi gerçekleştirmek amacıyla, şimdiki hareketlerin eksikliğini ve yanılsamalarını açıklayıp kitleleri sistemin tamamına meydan okumak için liderlik etmelidir.  Devrimci parti, bölgede devrimci bir komünist geleneğin geniş kitlelere yayılması için yolu açmalıdır.

Genel olarak söylenebilir ki, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri, Mao'nun yeni demokratik devrim adını verdiği türden bir devrime ihtiyaçları var. Proletaryaya onun öncü partisi liderliğinde gerçekleşen bu devrim, feodalizm ve emperyalizme bağlı kapitalizm zincirlerini kırarak, sosyalizmi kuracaktır. Yeni demokratik politika, yeni demokratik ekonomi ve yeni demokratik kültürü, sosyalist bir toplumun kurulması ve dünya çapında komünizmin istikrarı için gerçekleştiren bir parti. Bu toplumdaki üretim, kadın erkek  yüz binlerce işçi, köylü, öğretmen ve işsizin yoksulluğunu ortadan kaldırıp, servet uçurumunu yok etmek yolunda gerçekleşecektir. Hükümet yanlılarının servet toplamalarına mani olacaktır. Bu toplumda, toprak sahiplerinin köylülere,  servet sahiplerinin işçilere, erkeklerin kadınlara ve büyük milletlerin küçük milletlere zulmü bitecek.  Bu toplumda, baş eğme kültürü yerini adaletsizliğe karşı isyan ve özgürlük kültürüne verecek, hurafe yerini bilimsel yöntemlere bırakacak ve bu yöntemlerle dünyayı değiştirmeye çalışılacaktır.

Böyle bir devrimin amacı, emperyalist dünya düzeni içinde eşit hak sahibi olmak değildir. Bağımlı ve sömürge özelliği olan ülkeler için bu zaten mümkün bir şey değildir. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun bu bölgede yürüttüğü ekonomik gelişim programının tamamı, insanlık karşıtı, sömürücü ve baskıcıdır.  Uluslararası kapitalizme bağlılık zincirlerinden kurtulmadan, insan ihtiyaçlarına uygun ve tutarlı bir milli ekonomik programın ulaşmasına yardım edecek yeni  bir ekonomik alt yapı oluşturmak mümkün değildir. Yeni demokrasi, sosyalizm dediğimiz yepyeni bir düzene geçmeden önceki kısa bir dönemdir. Dünya kapitalizminden kurtaracak olan ise sosyalizmdir. Gelecek dünyanın ekonomik gelişimi, "pazar ekonomisinin görünmez eli"nin komutanlığında gerçekleşmeyecektir. Belki sosyalist devlet ve halk kitlelerinin bilinçli komutanlığı altında olacaktır. Toplumdaki işçiler, köylüler ve uzmanların kolektif yaratıcılığı, bu yeni ekonomiği oluşturmada belirleyici olacaktır, yabancı sermaye ve teknolojinin ithali değil. Ekonomi, toplumsal seferberliğe dayanacaktır ve sosyalizm ve enternasyonalizm  değerleri yaygınlaştıracaktır. Kısacası, ekonomik gelişimin her yönü, ekonomik kurumun her şekli, iş bölümünün her şekli, sınıfsal ayrımcılığı ortadan kaldırmak için, kadınlara yönelik baskı, milli baskıyı ve çeşitli bölgelerin eşitsiz gelişimini ortadan kaldırmak için örgütlenecektir.

 

DEVRİM MÜMKÜNDÜR

 

Kitlelerin bir kısmını bilinçlendirip, birleştirmeyi başarmış küçük devrimci güçler, gerici devletler ve emperyalistlerin görünürde yenilmez ordularını da yenip, devrimi  başarıyla sonuçlandırabilirler. Çünkü kapitalist sistemin çalışma şekli, onun çelişkilerini daha da keskinleştiriyor ve çözümsüz krizlere yol açıyor. Krizlere saptanmış olduklarında ise artık tüm güçlerini insanları baskı altında tutmak için kullanamazlar. Bir kriz daha geniş alanlara yayılabilir, hakim kurumlar ve yapılar arasındaki uçurumları derinleştirebilir. Krizler, kısa bir süre içinde korkunç zulüm ve sömürünün gerçeğini çıplak bir şekilde milyonlarca insanın gözü önüne sererler. Krizler, aldatıcı siyasal güçlerin gerici içeriğini hızlı bir şekilde açığa çıkarır ve onların kitleler gözündeki meşruluğunu ortadan kaldırırlar. Krizler, düşmanlar arasındaki kavga ve restleşmeleri sertleştirirler. Tüm bunlar el ele verdiğinde ise durumu kontrol altına almak düşmanlar için zor ve bazen de imkansız hale gelir. Bu koşullar altında küçük devrimci güçler, gerçekten devrimci olmaları koşuluyla - yani radikal bir siyasal, ekonomik ve toplumsal değişim programına sahipler- isyancı kitleler arasında bir güç kutbuna dönüşebilirler. Bu durumda onların programları milyonlarca insanın isteğine dönüşür ve bu programın gerçekleşmesi için canları vermeye hazır olurlar.

Biz şimdi mücadelesi bir çağda yaşıyoruz. Kapitalist düzen dehşet bir düzeyde cinayet yaratıyor ve çürümüşlüğü günden güne ortaya çıkıyor. Hiç durmadan cereyan eden kapitalizmin çalışma sistemi sınırları ortadan kaldırmış ve büyük kitleleri dünyanın bir yerinden diğer bir yerine göçtürüp, kaynayan bir kazanda bir birine karıştırmaktadır. Proletarya nerede olursa olsun; Dubai'nin gecekondularında, Çin'in madenlerinde, Ahvaz'ın petrol arıtma tesislerinde veya Libya’nın...ve her hangi bir milletten olursa olsun; Bangladeşli, Pakistanlı, Kürt, Filistinli, Mısırlı, Suriyeli, Türk, Arap, Kabilli, ...tek bir sınıftır.  Biz hepimiz, dünya kapitalizm sisteminin köleleriyiz. Gelin el ele, birlikte komünizm ve devrimi bu bölgede sahneleyelim. Gelin insanlığın kurtarıcısı olalım. Gelin Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri insanlarının başlattığı yeni dönemi kutlayalım ve enternasyonalist proletaryanın kızıl bayrağını onun üzerinde dalgalandırmak için var gücümüzle çalışalım.

 

İRAN KOMÜNİST PARTİSİ (MARKSİST-LENİNİST-MAOİST)  -  MAYIS 2011

      
 
 شما در حال خواندن مقاله
 İRAN'DAN ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA'DAKİ DEVRİMCİ YOLDAŞLARIMIZA
 در تاريخ
 2011-05-20
 منتشر شده در
 
.هستيد
 
 
تماس با ما 
فيس بوک 
تويتر      
حزب کمونيست ايران (م.ل.م)
را دنبال کنيد در